Toprak diken olsa, yatağım yerim...

"Evet" dediniz, kaybettiniz! Dııırınırınıın!
***
Dün, İngilizce muafiyet sınavı için İzmir'e gitmiştim. Gece yolculuğu, şehirlerarası yolculuklarda güzel oluyor, tabii şöför sen değilsen. Saat 01:30 arabasınaydı biletim. Binmeden önce, benim bineceğim perondaki otobüsün şöförüne ineceğim yeri tarif edecektim. Meğer Ankara otobüsüymüş, İzmir otobüsü 5 dakikaya kadar gelirmiş. Genelde Kamil Koç'la seyahat ederim ama uzun zamandır otobüse binmemiştim; koltuk arkası ekran olayını da yeni görüyorum.
Giderken, ekranım çok çeşitli idi. Film, müzik, resim, oyun, televizyon gibi seçeneği bol bir çoklu ortam vardı. Vin Diesel'in "Babylon A.D." filmini Türkçe seslendirmeli izledim. (Özgün seslendirme olsa daha güzel olurdu gerçi ama herkese hitap etmeyebilirdi.) Yanımdaki adam son ses Zeki Müren dinlemeyip, konuşmak istediği zaman bağırmasa, hemen önündeki koltuğu biraz arkaya doğru yatıran teyzeyle kavga edip durmasa daha güzel olabilirdi yolculuk.
Sabah 07:00 civarında üniversitedeydim. Henüz pek çok yer açık olmadığından çevreyi öğrenmek için epey gezdim. Fotokopiciye girdim, Tıp Fakültesi'nin dersliklerinden çıktım. Meğer oranın kantiniymiş aynı zamanda. Fakat, yabancı olduğumdan bir ara nerede olduğumu karıştırdım, kendi fakültemi bulamadım.
O sırada, yanımdan geçen adama sordum, takip etmemi söyledi. Bizim fakültenin döner sermayesinde çalışan memurlardan biriymiş. Yolda giderken biraz muhabbet ettik. "Metro hemen şurada, istediğin zaman binip, gidip gelebilirsin..." dedi. Metronun inşaat aşamasında olan bölümünü gösterdi. "Belediye, hükümetin değil ya; mahvettiler, ama bitiremediler bir türlü, parasızlıktan hep..." dedi. "Doğrudur," dedim. Acı acı güldüm.
Bir taraftan da belediyeye muhalif olanların yolsuzluk iddiaları var, malum. Diğer taraftan, türbanlı fotoğrafların yasaklanmasından dolayı bir tepki var belediyeye. Söyleyiş tarzından bu beyefendinin de hangi görüşte olduğunu anlamıştım. "Parasızlıktan tabii, " dedim. "Burayı da almaya çalışıyorlar da alamıyorlar ya; bir açık buldular mı, hemen oraya vuruyorlar; diğer belediyeler kadar yardım da yapmıyorlar. Halk huzursuz olsun da belediye, hükümetin olsun." dedim. Yüzü buruştu biraz, cevap vermedi. Ama muhabbetimize devam ettik.
İ.İ.B.F. önüne geldiğimizde eyvallah ettik. "İşin olursa adımı söylersin, yanıma uğrarsın.." dedi samimiyetle. Girdim, vitrindeki spor müsabakası kupalarına, sınıflara, kantine falan baktım. Öğrenci işlerindeki bayana sorular sordum, her defasında "Öğr. İşleri Daire Bşk. sorarsan daha iyi olur," diye cevap verdi.
Sınav için Edebiyat'a giderken 3-5 yeni öğrenciye rehberlik ettim. Hocayı epey bekledim, uzun zamandır İngilizce dersi görmediğim için sıkıntı yaptım ama o kadar zor değildi. Sadece kompozisyon yazarken aklımdaki güzel Türkçe kelimelerin İngilizcelerini hatırlayamadım, biraz tekdüze oldu. Ama sınav iyi geçti genelde.
Çıkar çıkmaz tekrar garaja gittim, gezmedim İzmir'i. "Zaten fazlasıyla gezeriz, hatta bir süre sonra sıkılırız; mesaidedir ama otobüs akşamaysa amcama da uğrarım belki" diye düşündüm. Bilet almak için sorduğumda, görevli "Hemen gitmek istiyor musun?" dedi. Saat, 12.58 idi. "He," dedim, "Hemen gitmek istiyorum." "Tamam," dedi, hızla işlemi yapıp "Şu perondaki otobüse bin, acele et kalkar şimdi.." dedi. Ben de acele acele bindim. Babamı aradım "bindim" diye. Muavin geldi, "Bu Ankara otobüsü, siz Bursa'ya gideceksiniz, yanlış binmişsiniz" dedi. Dışımdan güldüm bu sefer. "Takmışsın kafaya, illa Ankara'ya gideceksin; nedense?" dedim, ama içimden. Hemen öbür otobüse geçtim, onlar da beni arıyormuş, o yüzden beklemişler.
Bu seferki ekran, sırf televizyondu. Hatta kanalların birinde otobüsün önüne koydukları kamerayla yol izlenebiliyordu. Bir kanalda da kendi koydukları film vardı: Max Payne. ama izleyemedim, uyuyakaldım yorgunluktan. Uyanınca bir süre sonra tekrar açtım : James Bond : Quantum of Solace. Onu da izleyip geldim.
Akşam 19:30-20.00 civarında Bursa garajındaydım. Altıparmak'a giden şehiriçi otobüse atladım, ama Stadyum civarı epey yoğundu. Altıparmak'a, Heykel'e çıkış noktası kilitlenmişti Valencia maçından dolayı. (4-0 ezilmiş bizimkiler, ne yazık ki) Ta Yıldırım'dan dolaşmak zorunda kaldık. Eve gelince kampüsün haritasına baktım. Az gezdim sanmıştım ama bayağı gezmişim yahu! Günün benim açımdan tek kötü olayı, Öğrenci Köyü'nün yedek listesinde bile adımın geçmemesi oldu. Herhalde, ev tutmak hemen hemen kesinleşti. Şimdi, sınav sonucunu bekliyorum.
***
"Kötü olaydan" bahsetmişken, internette gezerken "Nasıl koyduk size ama!" muhabbetlerini görüyorum. Yok, yok Valencialı taraftarlar, Bursasporlular'a demiyor. Evetçiler, Hayırcılar'a diyor.
"Evetçiler-Hayırcılar"! Bana da bunu dedirttiler ya! Bir de Boykotçular var. Ama yargıyı AKP'ye teslim eden, "özerk Kürdistan"ın yolunu açan...vs. kararın çıkmasıyla PKK mitinglerinde sevinenlerin sayısında artış gözlendi. O yüzden Boykotçular denilen BDP'yi ve sözde marjinal sol diğer partiler de Evet'e katkıda bulundu. Bunların yanısıra "Evet de Hayır da bir, yine aynı, yine aynı" diyen boykotçular da var ama onlar bireysel eylem olarak kaldı.
Asıl üzüldüğüm nokta, Evet-Hayır kutuplaşmasının ülkeyi germesi. Ekşi Sözlük'teki AKP sempatizanları tarafından "Kıyı Ege ve Akdeniz Cumhuriyeti" gibi abuk subuk başlıklar açılmaya başlandı. İki taraf da birbirini "vatan haini" olarak görüyor, bir aktivist veya herhangi bir gençlik koluna üye olmamama rağmen bana da defalarca geldi bu hakâret. Hattâ, bir önceki yazımda "Bizim çocuklar başardı" benzetmesini yapınca bana gücenenler oldu.
Benim kastettiğim, Evet'in Türkiye'ye hiçbir katkısı olmadığı, aksine zararı dokunduğu; görünürde "Padişahımız Halifemiz Efendimiz"e bir katkısı var ama o da görünürde öyle, gerçekte değil. Bu habere asıl sevinen AB ve ABD oldu, "İbrahimi dinler" bahanesi ile "Dinlerarası Diyalog" gerçekleştiren Bono da paraları cukkaladı tabii. En fazla kaybeden yine Türkiye ve Türk Milleti oldu.
Robin Hood filmini izledim az önce. İzlemeyenler burayı okumasın. İzleyenler hatırlayacaktır.
***
Kralın yağmalarından, katliamlarından bıkıp krala karşı birlik olan baronlarla, kralın ordusu bir araya gelmişti : "Nihayetinde hepimiz İngiliziz (İngiltereli demiyor bak, İngiliz diyor!), esas düşman Fransa! Fransızlara karşı beraber direnelim" denip Fransızların çıkarma yapması engellenmişti.
***
Bu kutuplaşma hakkında çok anlamlı bir de hikaye hatırladım. O hikayeyi paylaşarak yazıyı bitiriyorum. Anlayana...
Bir gün köprüde yürüyordum ve köprünün kenarında kendisini aşağı atmak üzere olan bir adam gördüm. Yanına gidip bağırdım:
“Dur! Yapma!"
“Neden yapmayayım?” dedi.
“Çünkü yaşanacak çok şey var”.
“Mesela ne?” dedi.
“Pekâlâ, sen ateist misin yoksa inançlı mısın?”
“İnançlıyım” dedi.
“Ben de” dedim. “Hristiyan mısın, Müslüman mısın, Musevi misin, Budist misin, Hindu musun?”
“Hristiyanım” dedi.
“Ben de” dedim. “Katolik misin Protestan mısın?”
“Protestanım dedi.
“Ben de” dedim. “Anglikan mısın, Baptist misin?”
“Baptistim” dedi.
“Hadi ya, ben de” dedim. “Tanrının Baptist Kilisesine mi yoksa Efendimizin Baptist Kilisesine mi üyesin?”
“Tanrının Baptist Kilisesine üyeyim” dedi.
“Ben de” dedim.
“Orijinal Tanrının Baptist Kilisesine mi yoksa Reformcu Tanrının Baptist Kilisesine mi üyesin?”.
“Reformcu Tanrının Baptist Kilisesine üyeyim” dedi.
“Ben de” dedim. “1879 Reformuna mı yoksa 1915 Reformuna mı üyesin?”
“Reformcu Baptist Kilisesi, 1915 Reformuna üyeyim” dedi.
“O zaman geber, seni dinsiz kafir” dedim ve onu aşağı ittim!”"
Erno Philips


0 yorum:
Yorum Gönder
TÜRKÇEMİZİ KORUYALIM.