Rüzgârlı Bahçe

ben rüzgârlı bir bahçede yaşıyorum
kesin bir gün düşmüştür yolunuz
bir çınara adres sormuştur çoğunuz
işte o çınarları ben tanırım en iyi
o bahçeleri en iyi ben biliyorum
bilmediklerimi saysam gücünüz yetmez
kafanız karışır saysam tüm bildiklerimi
ben rüzgârlı bir bahçede yaşıyorum
bahçenin ortasında bir çınar düşlüyorum
bir çınar, göğsünde rüzgâr besleyen
kendimi o çınara benzetiyorum
yaprak yaprak ölüyorum gittikçe
ve gidenler bir daha geri dönmedikçe
yalnız kalıyor, üşüyor, üşüyorum
ben rüzgârlı bir bahçede yaşıyorum
ne zaman yağmur yağar biliyorum
siz de yıllarca ayakta dursanız
eğilmeden, tek başına, yapayalnız
elbet sizin de azar romatizmalarınız
siz de özlersiniz her gün açan çiçekleri
ve ölürler onlar, siz bilmezsiniz, geceleri
ne zaman giderler cennete, bilemezsiniz
ben rüzgârlı bir bahçede yaşıyorum
hemen her gün önünden geçtiğiniz
arasıra bir yolcu selâm gönderir bana
yapraklarımın arasında derin bir "hû!" sesi
gülerim alışkanlıktan ve yorgunluktan
kapanır yavaş yavaş yorgun gözlerim
ben rüzgârlı bir bahçede yaşıyorum
müsaitseniz bir öğle arası, beklerim.
***
Rüzgârlı bahçeye bir prenses geldi. İlk gördüğü şey, koca çınardı. Yıllardır buradaydı çınar. Neler görüp neler yaşamıştı kimbilir. Çınar, koca bir ağaçtı. Fakat sertti, pek de benzemiyordu eteklerindeki çiçeklere. Pek güzel sayılmazdı. Gittikçe de kuruyordu ve ölmeye yüz tutmuştu.
- Sana bakacağım, dedi prenses. Belki ben bir prensesim, bir krallığım ar; ama sen burada yalnızsın ve çiçeklere sahip çıkacak biri gerek buraya. Sana yardım edemem, ama çiçekler kurumamalı.
Böyle dedi ve gitti prenses. Güneş tam tepedeyken her gün çınarın yanına geldi.
Günler sonra, bir prenses daha geldi. Onun da ilk prensesten daha başka, çok farklı ve çok geniş bir krallığı vardı. İkisi de mutluydu ama! Yeni prenses, ilk önce diğer prensesi farketti, sonra da çınarı. Aklından geçenler yine aynıydı.
Konuştular. İkisi de çınarla konuşuyorlardı. Çınar hiçbir ses vermiyordu. Ama üçü de birbirlerini anlıyorlardı.
Karar verdiler. Başka ülkelere gidip başka prensesler getireceklerdi. "Sırf çiçekler için," diyorlardı. Ama bahçe, aslında çiçeklerle, çınarla, prenseslerle ve ülkedeki diğer insanlarla bir bütündü.
***
Düşündü. Okuduğu bütün kitaplarda, duyduğu bütün masallarda hep bir prensten bahsediyordu ve bu prens, hep bir prensesle mutlu oluyordu. Acaba, bu gelen o muydu?
Alışık değildi böyle bir habere, ve kimsenin bilmediği sırları barındırıyordu içine. Uzaklaşmaya çalıştı. Gittikçe bahçeden de uzaklaşıyordu. Oysa, sadece bahçeyi, çınarı, çiçekleri istiyordu. Ama aklı karışmıştı.
Durdu. Kararlı bir biçinde söyledi : "Hayır! Ben bir prens için gelmedim buraya! Çınara, çiçeklere bakmaya geldim. Her ne olursa olsun, burada kalacağım."
Aslında, prensi de istiyordu ama bunu kendine söylemeye bile çekiniyordu. Üstelik, terkettiği ülkesine geri dönmek zorunda kalabilirdi. Orayı hiç istemiyordu ama halkının isteklerine karşı çıkamıyordu.
Kendini topladı. Bu sefer yükses sesle söyledi : "Her ne olursa olsun..."
***
"Niye?" diye sordu prens. "Niye uzaklaşıyorsun benden? Ben değil miydim seninle yıllarını geçiren? Beraber dayanmadık mı soğuğa, kara, kışa; ve ben değil miyim her bahar gölgende serinleyen? Beraber büyüttük rüzgârları, sırf çiçekler yeniden açsın diye!"
"Doğru söylüyorsun, " dedi çınar. "Haklısın. Ama sen bir prenssin ve ülkene dönmelisin. Ne prensesler gördün, ne ülkeler tanıdın sen. Ama en sonunda yine yanıma geldin. Ve şimdi, yine yanımdasın.
Seninle dostluğum bir ömür. Ama sen gitmek zorunda olduğunda ben yine burada olacağım. Yüzyıllardır ne prensler, ne prensesler, hele hele ne çiçekler gördüm ben. Anla beni. Seninle dostluğumun bir ömür olması için özlemeliyim seni. Ta ki ben senin ülkene gelene dek. Gör bak, senin için belki ben sıradan bir çınarım. Ama senin o çorak ülkende - ki güzel yerleri cennet gibidir- yaşayan insanlar, benim azametime şaşacaktır. Ve sen de göreceksin gerçekten, benim kim olduğumu.
Sahi, sen benim kim olduğumu biliyor musun? Sen özlemek nedir, bilir misin?"
Aniden bir rüzgâr seziliyordu çınarın geniş yapraklarında...
***
Prens, ara sıra görmeye geliyordu çınarı. Fakat, çınarın demek istediğini yanlış anlamıştı ve o kadar uzun kalmıyordu bahçede.
Çınar, bir kendi yapraklarına baktı, bir çiçeklere; bir de o geniş gövdesi ve o, bulutlara erişen boyu sayesinde görebildiği, prenseslerin, prensin ülkelerine...
Burası, onun ülkesiydi; fakat, yavaş yavaş çiçekleri kendi güneşlerine terketmenin zamanının geldiğini anlamıştı. Diğerleri, kendi ülkelerinde söz sahibi olacaktı; fakat, bir süre sonra direnişler, halkın isyanları başlayacaktı. İnsanlar geliyordu çınarı görmeye; çınar istediği için gelmiyorlardı. Fakat, yine onları özleyen çınar oluyordu.
Bahçeyi terk etmenin zamanı geldiğinde bile, çiçekleri koruyacaktı. CANSIZ GÖVDESİNİN GÖLGESİ İLE...
Çınar gittikten sonra ne prensler, ne prensesler daha gelecekti bahçeye. Fakat artık rüzgârlı bahçeyi fırtınalar işgâl edecekti. Dağıtacaktı tüm çiçekleri dört bir yana... Çınarın cansız gövdesi tek başına kalacaktı; çınar, orada olmayacaktı.
Bunları düşündü tek tek çınar. Düşünürken de, köklerinin yavaş yavaş kuruduğunu hissediyordu.
08.03.2004 / Yunuseli (Kütüphane)
***
Birkaç ay önce, lise yıllığımın arasında buldum bu hikayeyi, daha doğrusu şiiri ve şiirin devamı olan hikâyeyi. Hikâyeyi okuduktan sonra, "köklerimin kuruduğunu hissettim."
Bahardı. Okul kütüphanesinin penceresinin aralığından içeri sızan rüzgâr sesi, pencereden baktığımda karşımda uzanan tarlalar ve okulun ağaçları ile tamamlanan manzara ile birleşmişti. Bahardı. Yedi senedir okuduğum okuldaki, kütüphanemdeki son baharım.
Bir taraftan kütüphanede yaşanılanları, bir taraftan hayatıma yansıyanları düşündüm. Hep bir tekrardan ibaretti. - Olsa olsa, kaderdi.-
Kağıda dökmek istedim o an. Ortaokula yeni başladığım aylarda, sınıf arkadaşlarımı kişileştirdiğim bir hikayeyi saymazsak, gerçek hayattan aktardığım -ve "Cömert Ağaç" hikayesiyle bir-iki kitaptan, filmden esinlendiğim- ilk masaldı galiba, "Rüzgârlı Bahçe."
(Daha sonraları, televizyonda aynı isimli bir dizi de çektiler. Ama hikayemin ismi herhangi bir yerden alıntı değil, onu da belirteyim. Diziyi de hiç izlemedim zaten.)
Yıllığın arasında bulduğum kağıtlara tarih atmamışım. Fakat, o akşam şiir defterime aktarmıştım üstteki şiiri. (Hikaye, gelişigüzel ve çocukça gelmişti, kayda değer bulmamıştım.) Defterdeki tarihe baktığımda "8 Mart 2004" yazıyordu, ve ben bu tür tesadüflere hayret etmeyi uzun zaman önce bırakmıştım.
Hep bir tekrardan ibaretti, dediğim gibi. Şimdi altı sene sonra, yeniden geriye baktığımda kuralın hiç değişmediğini, üzülerek ama pişmanlık duymadan görüyorum. Tıpkı "zaman makinesi" filmlerindeki gibi, ne yaparsam yapayım, aynı şeyleri farklı şekillerde yaşamaya devam ediyorum.
Anlıyorum. "8 Mart" hayatımın dönüm günlerinden biri.
Her ne kadar aynı şeyleri yaşamamak için unutmak istesem de, unutamam. Benim için çok önemli. O kadar önemli ki, yıllığın arasında unutulmuş bir kağıttan ibaret görünse de, şimdiye kadar hep benimle yaşamış, bu kadar senedir...
Bana çok şey anlatan, çok şey öğreten bir hikâyeydin sen, 8 Mart'ta yazılan, ve kaderimi yeni baştan yaşatan...
Doğum günün kutlu olsun.


0 yorum:
Yorum Gönder
TÜRKÇEMİZİ KORUYALIM.